Blog
Gelişmenin reçetesi, bilim-hukuk ve sanat

Senem Kılıç'ın kaleminden | Senem Kılıç, 24-Eyl-2019 tarihinde paylaştı.

Gelişmenin reçetesi, bilim-hukuk ve sanat


Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir'' vecizesini hepimiz biliriz. Daha ilkokulda küçücük çocuklarken öğretmenlerimiz tarafından hepimize öğretilmiş ve yeri geldiğinde defalarca tekrar etmişizdir. Ancak ne okullarda ne de günlük hayatımızda üstüne pek de düşünmediğimiz ve sadece ezberleyip ara ara tekrar ettiğimiz bu cümle önemini son dönemde oldukça hissettirmeye başladı. Hem de sosyal ve ekonomik üretimin her alanında. 

İktisat tarihçisi Niall Ferguson, refah toplumlarıyla geri kalmış toplumlar arasında farkların din, dil, ırk, demokrasi, coğrafya gibi etmenlerden değil, zihniyetten ve bu zihniyetin hayata geçirdiği çok önemli bazı uygulamalardan kaynaklandığını belirtir.  Kısacası, toplumsal yaşam ve bu yaşamın dayattığı normlar o toplumun ekonomik ve sosyal gelişmişliğini belirler. Toplumsal yaşam aynı zamanda sanatı da belirler. Özgürlükler ne kadar gelişmişse sanat da o denli gelişir ve toplum içinde kendine yer bulur. Ancak aynı şekilde sanat da toplumu belirler ve ona yön verir. Sanatçı, yaşadığı çağın özelliklerinden, toplumunun dili inançları, dil ve edebiyat birikimi, yaşama biçimleri ve coğrafyasından beslenir ve etkilenir, ortaya koyduğu eserlerle de toplumu etkiler. Sanat eseri yapıldığı dönemin kültürel, teknolojik, toplumsal, mimari özelliklerini taşır. 

Niall Ferguson, Batı toplumlarının gelişip ekonomik refah ve hayat standartlarını yükseltmelerini, altı özellikle açıklar. Bu altı özelliğin hepsinin bir arada var olması, toplumun uygar olmasını sağlar ama bir tanesinin bile eksik olması, o toplumun medeniyetten uzaklaşmasına yeter.

1. Rekabetçilik: Bir toplum, bireylerin, şirketlerin ve kurumların adil bir şekilde yarışmasını sağlayacak kurallar koyup en iyi olanın kazanacağı bir ortam yaratırsa, o toplum ilerler ve bireylerine refah sağlar. Tersine, eğer bir toplum, yarışma ortamını kaldırıp ülkeyi yönetenlere yakın olanları teşvik ederse, toplum geriler ve fakirlik hakim olur. 

2. Bilimin üstünlüğü: Bilim toplumsal ilerlemenin anahtarı ve toplumsal refahın olmazsa olmazdır. Hayatımızdaki tüm gelişmeler bilim sayesinde mümkün olmuştur. Gelişmiş toplumları incelediğimizde de hayatlarındaki en başat aktörün bilim olduğunu görürüz. Günümüzde de bilimde ilerleme sağlayan toplumlar diğer toplumlardan büyük oranda ayrılmış ve başka bir kulvara girmiştir.

3. Hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları: Gelişen toplumlara baktığımızda kanun ve kuralların üstünlüğünün hakim olduğunu ve bundan büyük oranda ödün vermediklerini görürüz. Geri kalmış toplumlarda ise imtiyazlıların, rütbelilerin ve zenginlerin üstün olduklarına şahit oluruz.

4. Modern tıp: Sağlıklı beyinler sağlıklı vücutlarda olur. Gelişmiş toplumlar yalnızca sağlığa yatırım yapmakla kalmayıp aynı zamanda sağlığa erişimi tüm topluma yayarlar. Bunun sonucunda sağlıklı ve uzun ömürlü bir toplum yaratarak bilgi birikimlerini kendilerinden sonraki kuşaklara aktarırlar. 

5.Tüketim kültürü: Ülkemizde 1980 sonrası oluşmaya başlayan tüketim toplumu Batı'da Endüstri Devrimi ile oluşmaya başlamıştı. Bu kültür aynı zamanda Batı'daki ekonomik büyümenin de itici gücünü meydana getirdi. Her bireye sonsuz seçenek sunan serbest piyasa sistemi, ekonominin ve finansal araçların gelişmesini sağlarken, tüketime dayalı hayat tarzı, Batı uygarlığının hem itici gücü hem de simgesi oldu. İnsanlar daha çok tüketmek için daha çok kazanmak zorunda kalırken, daha çok kazanmak için daha çok çalıştılar. Tüketime talep, ürün çeşitliliğini ve farklılığını oluşturdu. 


6. İş ahlakı: Çalışma kültürü ve iş ahlakı ülkemizde son zamanlarda sık sık kullandığımız kavramlardan. Bu kavramları üstelik o kadar çok kullanmaya başladık ki, hayatımızda neredeyse her gün duyar olduk. Gelişmiş toplumlar üretime ve tüketime dayalı sistemlerinde, daha çok çalışanı, daha çok üreteni, daha iyi performans göstereni yüceltti. Liyakata öncelik vererek yönetici ile en iyi ilişki içinde olanı değil, işini en doğru, en iyi yapan terfi etti. Bu ise, çalışanın kazanacağı algısının toplumda oturmasını ve içselleştirilmesini sağladı.

Biz bu altı maddeye bir yedincisini de ekleyebiliriz. O da toplumların sanata verdiği değer. Çünkü gelişmiş toplumlara baktığımızda sanata ve sanatçıya değer verdiklerini, sanatçıların ise toplumsal gelişimlerinde önemli rol oynadıklarını görürüz. Özellikle de yazımızın ilk girişinde bahsettiğimiz gibi sanatın üretimde de başat bir aktör haline geldiği günümüz üretim dünyasında. 

Peki, sanat üretimde nasıl bir rol alıyor sorusunu biraz açalım o zaman. 

Hepimizin bildiği gibi Endüstri 4.0 ve dijital dönüşümle birlikte üretim dünyası hiç olmadığı kadar insansızlaşıyor. Tüm ürünlerin üretim süreçleri birbirine benzerken, ortaya konan ürünler de birbirini andırıyor. Burada da farklılaşmanın yolu olarak tasarım ve estetik devreye giriyor. Ürettiğiniz ürün görsel olarak diğerlerine benziyorsa ve kendine has bir havası yoksa tüketici tarafından çok da rağbet görmüyor. Bunun farkına varan gelişmiş toplumlarda bir taraftan dijital dönüşümlerine hız veriyor, diğer taraftan ise tasarımlarıyla diğerlerinden ayrılabilmek için büyük çaba sarf ediyorlar. İşte burada da zanaatını sanata çeviren tasarımcılar devreye giriyor. 

Türk toplumu olarak asırlarca zanaat icra etmiş ve bu zanaatın içine kendine has küçük ayrıntılar katarak ürettiği ürüne imzasını atmış ustaların çıraklarıyız. Her ne kadar bu geleneğimizi unutmuş olsak da yaptığımız işi sanata çevirebilecek yetideyiz. Tasarımlarıyla fark yaratacak mühendisler ve ürünlere ruh katacak tasarımlara sahip olmak istiyorsak da sanatı toplumun her alanına yaymamız gerekiyor. Üstün insanların, gelişmiş sanatsal ortamlardan beslenerek büyüdüklerini unutmamamız gerekiyor. O zaman yapmamız gereken çok basit. Bilimin ve hukukun üstünlüğüne inanarak ahlaklı olmak ve üretimimizin içine sanatı yerleştirebilecek bireyler yetiştirmek. Arkası zaten kendiliğinden gelecektir. 

PDF Görüntüle