Blog
Kenti pazarlamak mı, sakinlerini yaşatmak mı?

Senem Kılıç'ın kaleminden | Senem Kılıç, 06-Şub-2018 tarihinde paylaştı.

Kenti pazarlamak mı, sakinlerini yaşatmak mı?

Geçtiğimiz son 3 yıldır ülkemize gelen turist sayısı ile ilgili çok sayıda haber okuyoruz. Bir taraftan haberlerde olumlu bir tablo çizilmeye çalışılırken, diğer taraftan ise veryansın içinde turizmin bittiği ve sektörün büyük zararlar ettiği söyleniyor. Rus turistlerin ülkemize gelmemesi, Avrupalı turist sayısındaki azalış, turizm sektör temsilcilerinin açıklamaları, sektörde çalışanların akıbeti ve ülkemize giren döviz miktarı haberlerin metinlerinde karşımıza çıkan en önemli olumsuz başlıklar. Olumlu başlıklar ise yapılan yatırım tutarlarının artması, yatak kapasitesinin çoğalması, yetişmi personel sayısı ve hzmet kalitesinin yükselmesi.  Habercliğin doğası gereği daha çok olumsuz tablolarla karşı karşıya gelsek de, yabancı turistlerin ülkemizden pek de vazgeçemediklerine de şahit oluyoruz. Bir yandan dış basında ülkemiz aleyhinde çıkan haberler, diğer yandan her yıl yaptığı gibi bu yıl da yaz tatilini ülkemizde geçiren üst düzey Alman gazeteciler ve bu gazeteciler üzerinden twitter üzerinden yürüyen tartışmalar. Eğer siz de benim gibi gündemi yakından takip edenlerdenseniz ve sorunlara çözüm üretmeye çalışanlardansanız, en sonunda denizin kenarında uzanıp hiç bir şey düşünmeden dalgaların sesini dinlemek istiyorsunuzdur. Ama mizacınız gereği bu imkansız. Her neyse.... 

Biz Türkiye'de ülkemize gelen turist sayısını ve sektörün geleceğinin ne yönde seyredeceğini tartışırken Avrupa'da özellikle İspanya ve turizm üstünden bambaşka bir tartışma sürüyor. Tarışmanın konusu ise kenti pazarlamak mı, sakinlerini yaşatmak mı? Üstelik bu konu bizim oldukça göz ardı ettiğimiz bir nokta. 

Barselona'daki tartışmaların son fitilini ateşleyen olaylar, kentte başını özellikle gençlerin çektiği grupların kente ziyarete gelen turistlere karşı isyan bayrağı açması. İsyanın nedeni ise yaklaşık 1 milyon 600 bin nüfusa sahip Barselona'ya ıylda 32 milyon turist gelmesi ve turistlerin sadece 8 milyonunun otelleri tercih etmesi. Geri kalan 24 milyonun ise internet üzerinden kiralanan odaları ve evleri tercih etmesi. Elbette turistlerin otellere oranla daha ucuza gelen evleri ve odaları tercih etmesi ayrı bir tartışma konusu ancak Barselonalılar artık kentlerinde yaşayamamaktan ve tüm kentin başıboş bir otele dönmesinden hem müzdarip hem de şikayetçi. 

Hatta Barselona Belediye Başkanı Ana Colau 2015 yılında göreve gelmeden önce seçim vaatleri arasında turizmin zarar veren etkilerini azaltmayı da taahhüt etmişti. Colau eğer önlem alınmazsa Barselona'nın sonunun da Venedik gibi olabileceğini söylemiş ve büyk destek almıştı. 

Ana Colau göreve gelmesinin ardından da Barselona'ya gelen turist sayısını kontrol altına almak adına bazı girişimlerde bulunarak yeni düzenlemeleri gündeme aldı. Bu düzenlemeler arasında ünlü La Boqueria pazarını en yoğun saatlerde gezecek kişi sayısını sınırlamak, günübirlik olarak şehre gelenlere ek vergi ve internet üzerinden tesis rezervasyon hizmeti veren sitelerde yayınlanan kayıt dışı tesisler için de 850.000 dolar ara cezası uygulamaları bulunuyor. Ülkemiz için oldukça ekstrem sayılabilecek kararlar. Ancak bu önlemlerin de turizm sınırlamasında yeterli olmadığını düşünen Barselona yönetimi yeni bir kanunu yürürlüğe koymaya hazırlanıyor. Barselona Belediye Meclisi'nden geçen kanun yeni açılacak otellerin inşaat faaliyetlerine ve lisanslarına turist sayısı azalana kadar sınırlama getiriyor. Kısaca söylemek gerekirse biz turist gelsin diye çalışırken, onlar artık daha az turist gelsin diye çözüm arıyorlar. 

Gelen turist sayısının çokluğu ülkemizde bir kaç sayfiye alanı dışında henüz tartışmaya açılmış bir konu değil. Konunun en yoğun tartışıldığı Çeşme Alaçatı ve Bodrum gibi yerlerde ise tartışma altyapının yetersizliği ve atıkların toplanması ya da doğanın tahribatı üzerinden ilerlemekte. Tabi ki tüm bu başlıklar oldukça önemli. Turizm sezonu dışında 50 bin dolaylarında insanın yaşadığı ilçelerin yaz boyunca nüfusu 1 milyonun üzerine çıkınca tam bir kaos yaşanıyor. Ancak bizim ülkemizde de turizmin yeniden canlanmasıyla Barselona'nın durumuna düşmeye aday kentler var. Bu kentlerin başında da İstanbul ve İzmir'i sıralayabiliriz. 


Peki tüm kentlerimiz marka kent olmak için yaptıkları çalışmaları ardı ardına sıralarken ve gelen turist sayısı artsın diye farklı yollara başvururken o kentin sakinleri açısından karşılaşılabilecek sosyal sorunlar neler? Bu sorunların önüne geçmek için neler yapılması gerekiyor? 

Elbette her ülkeyi ve kenti kendi dinamikleri içinde ele almak ve o dinamikler dorultusunda çözüm üretmek şart ama genel olarak yaşanan sorunlar aynı. Bu sorunları görmek için de çok uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul Beyoğlu'nun son 10 yılına bakmamız yeterli. 

2 binli yılların başına geldiğimizde Beyoğlu ve civarı daha düşük bütçeye sahip insanların oturduğu kent merkezinde eskimiş bir bölge olarak görülüyordu. Daha sonra üniversitesini bitirerek kendi ayakları üstünde durmaya karar veren gençlerin bölgeyi tercih etmesiyle birlikte bir anda demografik yapısı değişmeye başlamıştı. Yaratıcı nesilin bölgede yoğunlaşmasıyla da her yönden dinamik bir özelliğe kavuşmuştu. Bölgedeki dinamik yapı özellikle Avrupa kökenli erasmus öğrencilerini de kendine çekmiş ve Beyoğlu artık tüm Avrupa'daki genç nüfusun popüler detinasyonlarından ve hayatlarının belli bir dönemini geçirmek istedikleri bölgelerden biri konumuna gelmişti. Derken yoğun talep yoğun arzı da beraberinde getirdi. Artık her ev, her oda günlük kiraya verilebilecek, güzel para kazandıran bir ticaret alanına dönüşmüştü. Genç nüfus evlerin kirasını karşılayamıyor, mecburen zamanında kurdukları kendi ortamlarını terk ediyorlardı. Artık Beyoğlu bir kaç mahallesi dışında kocaman bir otel ve hostel karışımına dönüşmüştü. Mevcut oturmuş mahallelerde de kira fiyatları ekstrem derecede artmış ancak görece üst düzey gelir grubuna ait semt sakinleri her şeye rağmen bu bedelleri karşılamaya devam etmişti.

Beyoğlu artık yalnızca eğlence üreten ve dışarıdakilerin gelip o eğlenceyi satın aldığı bir alandı. Ardından bu durum İstanbul'un tarihi diğer bölgelerine doğru yayılmaya başladı. Ta ki yaşanan belli olayların ardından gelen tüketici kesimin ayağını çekmesine kadar. Giden tüketici kesimin yerine yeni bir kesim geldi ancak bu sefer de gelenlerin nitelikleri ve semtin eski tadınının kalmadığı tartışmaya açıldı. Fakat hiç bir zaman o kentin sakinlerinin Beyoğlu'nu ne kadar kullanabildikleri ve dinamik yapının neden kaybolup gittiği tartışılmadı çünkü sistem anlık karı düşünmekten uzun vadeli nitelikli yapılanmayı oluşturmaya fırsat bulamadı. Oysa Beyoğlu geçmişten bu yana İstanbul'un en üretken ve en dinamik yerleşim alanlarının en başında gelen semtlerindendi. Şimdi ise Beyoğlu deyince akla gelen turizmden başka pek de bir özellik kalmamakta. 

Beyoğlu'nun yaşadığı kısa tarihsel gelişime ülkemizde bir çok semt daha aday. Kentlerimiz ve semtlerimiz ilk fırsatta kendilerini var eden sakinlerini sırf para kazanmak adına kolayca harcayabilmekte. Ancak Avrupa'nın gelişmiş kentlerine baktığımızda kendisini var eden ve gelişiminin dinamosu olan sakinlerini korumak için çalıştığını görüyoruz. 

Özetlemek gerekirse kısa vadeli kar amacıyla insanları düşünmeden atılan adımlar aslında sonun da başlangıcı anlamına geliyor. Bizim de amacımız marka kentler yaratırken o kenti marka yapanların aslında o kentin sakinleri olduğunu bilmemiz ve adımlarımızı ona göre atmamız. Yalnızca turistlere yaşam hakkı tanınan kentler kent olmaktan çıkıyor ve bir tatil beldesine dönüşüyor. Oysa kentler içinde bilimi, sanatı, sağlığı, ulaşımı, altyapısını ve teknolojiyi barındıran çok daha kompleks yapılar ve sadece turizme indirgenince zaman içinde yok olmaya mahkum oluyorlar. Turistlerin tükettiği değil, sakinlerinin ürettiği ve gelenlerin o üretimin bir parçası olmayı hayal ettiği kentler kurabilme dileğiyle....

PDF Görüntüle