ÖĞRETMENLER! GÜNÜMÜZ NASIL KUTLU OLUR ?

Bugün vesilesi ile ulu önder Atatürk başta olmak üzere bizlerde emeği olan ebediyete göçmüş tüm öğretmenlerimizi rahmetle anıyorum.
Halen aşkla işini yapan meslektaşlarıma sağlık ve huzurlu günler diliyorum.

Bu vesile ile dunden bugüne bir panaroma çizmek isterim.

Çocukluğumuzda hemen herkes, evinin bahçesinde veya yakın bir yerde sebze ekerdi. Ekilen sebzelerin köke yakın, iri ve düzgün olanlarının sapına ince bir bez (çaput) bağlanırdı. Bu isaret; o domates, patlican, biber, kabak, acur ya da salatalığın tohumluk olarak ayrıldığı anlamına gelirdi.
Hane halkından ya da konu komşudan birisi karıklardan sebze toplarken, bunları koparmazdı. Iyice olgunlaşınca koparılır, cekirdekleri itina ile ayrılarak bir yerde kurutulurdu. Yoksa küflenir, seneye fide yetiştirmek için ocaklarda kullanilmazdi.

Sebze dışında meyve aşilamada kullanılan kalemler de düzgün ve hastalıksız olanlardan hazırlanırdı.

Hayvancilik yapanlar da bilir. Kuzulardan, oglaklardan, buzağılardan iri, kaslı ve güçlü olan erkek yavrular kasaba verilmez. Kurbanlık olarak satılmaz. Koç, teke ve boga olarak beslenir. Sürüde zamani geldiginde aşım yapması için hazirlanir.

Gerek tarimda gerekse hayvancilikta neslin devamı için bu önemli bir kuraldir.

Buradan ilham alınmış olmalı ki, diger canlılar gibi insan yetiştirme düzenimizde de öğretmenlik onemli bir gorevdir.

Adaylarinin ozenle secilmesi soz konusu idi. Askerlik de öyle...

Ogretmen ve askeri okullara gideceklerin disiplin cezası almamış olması gerekirdi. Yazılı sınava katıldıktan sonra basarili olanlara bir de mülâkat (gorusme) yapılırdı.
Bilhassa öğretmen olacaklarda ailesinde suça bulaşma, kendisinde kekemelik, şaşılık gibi bedensel kusur olmaması aranırdı.

Beden, zihin ve ruh sağlığı iyi olmayan kişilerin, sıfatı milli olan, eğitim ve savunma bakanliklari hizmetlerinde gorev almasi, milletin bekasi yönunden dogru degildi.

Öncelikle Cumhuriyetin banisi Atatürk tarafında mesleğe yüklenen "yeni nesil sizin eseriniz olacaktir" misyonu zamanla ortadan kaldırıldı.
Hızlandırılmış eğitim, mektupla öğretim gibi ucube uygulamalarla ogretmenler siyaset kulvarına itildi.

Felsefe bilmek ile filozof olmak aynı değildir.
Müzik bilmekle müzisyen olunmaz.
Edebiyat hocasinda aynı zamanda yazarlık, şairlik varsa öğrencilerinde iz birakir.
Matematik, fizik, kimya bilmek ogretmek icin yetmez. Bu bilimlere özel merakı, ilgisi, araştırmaları olursa o duygu öğrencilerine de sirayet eder.
Çocukla duygusal iletişim kurabilmeli, onu anlayip yonlendirebilmelidir.
Buna eskiler "arif" derler.
Arif olan anlar.
Arife tarif gerekmez.
Bakanlığın eskiden adı maarif vekaleti idi. Yanı arif yetiştiren kurum.

Ilköğretim 8 yıla çıkarıldığında önceden ortaöğretim birinci kademe olarak tanımlanan ortaokullar, ilköğretim ikinci kademe olarak tanımlandı.
Bir toplantıda "Bu okullarda uygulanmakta olan disiplin işlemleri ilkokula da uygulanacak mi ?" diye sorduklarında öğretmenlere, " öğretmenin öğrencisine ceza vermesi hukuken ve egitim psikolojisi acisindan dogru degil. Ancak, sitem etmesi , -senden bunu hiç beklemiyordum, bugün sana küstüm- demesi daha etkili bir yaptırım olur demistim.
Çünkü küs olmak, öncesinde dost olmayı gerektirir.
Bu da formasyon yani misyon işidir.
Eskiler buna "muhabbetten mahrumiyet" cezası dermiş.

*

Muhabbet, yani aşk bitince meslekte filozofluk, müzisyenlik, şairlik, artistlik, ressamlık, sporcu, matematikçi, fizikçi, ..gibi meslek "erbabı" olmak misyonu da kalmadı.
Felsefe , müzik, edebiyat , matematik, fizik ... bilgileri ezberlenerek öğretmen olunca, haliyle onlar da öğrencilerine ezberletti.

Aşk, merak, ilgi bitince meslekte zariflik, naiflik, beyefendilik, hanımefendilik, muallimlik (ilim insanligi) ile beraber itibar yani saygı da gitti.
Şimdilerde "Alanlara inip slogan haykırarak kazanim pesinde olan" aktivistler olduk.

Saygı görmek için önce saygınlık, yani yukarıdaki degerlere sahip olmak gerek.

Bağırıp çağırmak, ağlamak tepinmekle olur mu bilmem.
Kapitalist bir anlayış iliklerimize sinmis.
"Hamaset yapma " diyenleri duyar gibiyim.
Zira, madde pacalarimizdan asiliyor.
Yunus, Hacı Bektaş dergahında "buğday isterim himmet karın doyurmaz" demişti.
Sonunda epey gezmiş, anlamış ve Tabduk''un kapısına varinca "Emre" oluvermiş.

Değerli olan er gec hak ettigi değeri, gücü ve itibari bulur.

Zira "adil" sıfatı olan bir kudretin mülkündeyiz.

KUTLU kelimesi eski dilde itibar gören, muteber, değerli anlamlarına geliyor.
KUTSAL da öyle...

Öğretmenler günümüz kutlu olsun...